17 Temmuz 2011

Bangkok yolu yokuştur

Bikaç saat sonra Dubai aktarmalı Bangkok'a uçuyorum. İçimde bi heyecan, aklımda Hangover II, kafamda deli sorular... Hay kedi canımı benim.
Uzakdoğu çok cezbedici, adında bile bi uzak var. Bangkok'ta bi hafta nası geçicek çok merak ediyorum. Bavulumu bi sürü ıvır zıvırla doldurup, Buddha bibloları biriktirip, deli gibi fotoğraf çekip, kıtlıktan çıkmışçasına sushi yiyip gelmek istiyorum.

Dönüşte bi gün Dubai'de kalıncak, alışveriş alışveriş alışveriş...

Şimdi seyahat vakti, keşif vakti.

8 Temmuz 2011

Persepolis

Bugün Persepolis'i izledim. Marjane Satrapi'nin çizgiromanından uyarlama bi animasyon.
İlk defa bi animasyon canımı acıttı benim.
Küçüklüğünden itibaren Şah'ın yıkılışını, İran'daki devrimi, İran-Irak Savaşı'nı Marjane'ın gözünden anlatıyor. Ben böyle bi şey beklemiyordum, çok çok yoğundu - iyi anlamda. Bu zamana kadar izlemediğime pişman oldum.
Bazı insanlar galiba gerçekten bi misyonla geliyorlar hayata. Şu anda vatan haini ilan edilen Marjane'ınki de bu hikayeyi hepimize anlatmaktı sanırım, bikaç kere ciddi şekilde ölümden dönmesi de bundan olsa gerek.
Böyle hayatları duyunca ne hissedeceğimi bilmiyorum. Masal gibi geliyor, kurgu gibi. Ama hepsi gerçek işte, aslında yaşanmış, hepsi olmuş, olmakta.
Şah'ın devrilmesiyle başlıyor film, böylece Marjane 'komünist' olduğu gerekçesiyle yıllarca hapis olan amcasına kavuşuyor. Ve beklenen devrim gerçekleşiyor. Durum daha da beter bi hal alıyor, insanların ideolojileri yıkılıyor, sağlam duranlar ise idam ediliyor. Kadınlar burka'ya, erkekler korkaklığa hapsoluyor. Bütün bunların yanında İran-Irak Savaşı başlıyor. Ve biz bütün bu azabı Merjane'la yaşıyoruz...
Bi diktatör nasıl başa geçer, devrime geçiş süreci nedir - nasıl olur, insanlar aslında ne kadar geri gitmeye meyillidir, cehenneme dönse de insan yurdunu terk edebilir mi, yurtdışında doğulu olup da kendi ülkende yaabncı kalmak nasıldır, bi kadın özgürlüğü için ne kadar savaş verebilir, bi ülke nasıl mahvolur, özgürlüğün limitleri her geçen gün nasıl kısıtlanır...
Bi insan bu kadar acı çekemez dedim, çekmemeli.
Niyetim fakir edebiyatı yapmak değil; ancak her birimiz çok şanslıyız, sadece özgür olabildiğimiz için bile
Tamam şimdi önümüz henüz yaz, güneş kavuruyor. Hepimiz renkli renkli, cıvıl cıvıl filmler izlemek istiyoruz, gülmek istiyoruz; ama hepimiz de gece üçlere kadar ayaktayız. Koyun bi gece Persepolis'i DVD'ye, izleyin. Zaten gelmiyorsa kaçmaz o uyku.

26 Haziran 2011

Stockholm Sendromu


Bugün Muayenehaneme Dokunma! ve Gay Hakları Onur Yürüyüşü'ne katılıp daha fazla ilginç bi şey göremem artık derken hayat beni yine yanılttı.
Akşam AliK ve Ege'yle Starbucks'ta oturuyoruz, huzur muzur, kahve kokusu... Derken Yılmaz Erdoğan saç sakallı - ancak biraz daha kırçal, biraz daha beyaza yakın - uzaktan İstanbul beyfendisi görünümlü bi adam tam yanımızda gazetelere bakmaya geldi. Sonra bize döndü ve uzunca bi tirad attı, tahminimce şizofrendi:

"Şitokolm Sendromu çocuklar! Şitokolm Sendromu! Ne olduğunu bilir misiniz?"
(Burda bizde, ulan bizi kaçırcak da kendine aşık mı ettirecek, hayır kaçırılcak bi tipimiz de yok, noluyo be?! endişeleri...)
"İşte, bunun gibiler (hayali bir adamı göstererek), bunun gibi insanlarda bu sendromdan var! Hayır, geçecek onca yer varken geliyor benim arkamda duruyor. Aaa... ama ben gerilirim, insanlar düşüncesiz, kesinlikle düşüncesiz! Hayır, tolerans edemen ben bunlara. Dolaş yandan geç di mi? Yok, yok. Geliyor, beni rahatsız ediyor, geçemeyeceğini anlıyor - yo yo, yol vermem çünkü! - ve başka bi yol denemek o zaman aklına geliyor! Şitokolm Sendromu, maalesef memleketimiz Şitokolm'lerle dolu!!"
(Oğlum keşke memleket Stockholm'lerle dolu olsa, ne diyosun amca?! Hayır, o bahsettiğin öyle bi psikolojik bozukluk da değil ki... Sen konsepti çok yanlış anlamışsın!)
"Faruken Bayraktare'yi bilir misiniz çocuklar?"
(Iııı... Hayır, beyamca?)
"Kendisi Sütaş'ın böyle inekli minekli karikatürlerini çizer. O da işte böyle tipleri çizer, öööyle bütün gün tren izler bu tipler."
(Sütaş karikatürlerini okuyup kendini entelektüel sanan birini ilk defa görmenin şoku)
"Şitokholm Sendromu'nu bilir misiniz çocuklar? Dikkat edin: Şitokholm! Switzerland değil, Swedish!"
(????????? Seni yemişler bey amca!)
"İşte memleket böyle çocuklar, maalesef böyle. Öğrencisiniz herhalde, sınavlarınızda başarılar!"

Ve bey amca gitti, çok korktum sevgili blog çook.
Şitokholm Sendromu'ndan muzdarip miyim neyim, haydaa!

20 Haziran 2011

Kişisel

Bi yaz tatili daha beklemekte. Her yıl her yıl değişen şeyleri aklım almıyor. Ne insanlar aynı kalıyor, ne arkadaşlar, ne sen ne ben... Geçen yıl sırf "O da orda olacak mı?" heyecanıyla gittiğin yerlere şimdi "O da olacak mı?" korkusuyla gitmediğin insanlar oluyor. Sarmaş dolaşken arayıp sormadıkların oluyor. Geçen yıl yüzüne bakmadıkların, şimdi vazgeçemediklerin oluyor. Olsun, hiçbirimiz aynı kalamıyoruz ki zaten.
Zaman hiç geçmiyor gibi geliyor, bi bakıyosun lisede son yılına giriyorsun. Bitse de gitsek'ler bi burukluk oluyor işte.
Kafa karışıklıkların oluyor, anlam veremediklerin oluyor. Bi yılda tepetaklak devrilen ilişkiler oluyor. Sabah ilk günaydın demek istediklerin şimdi bi merhabalık yer kaplamıyor.
Ben bu değişimden çok korkuyorum işte. Zaman böyle gelip geçiyo ya, yakıp yıkıyo ya, o benim en büyük korkum. Vay be, diye eskileri hatırlıyosun ya. İşte benim en çok yutkunduğum anlar, o zamanlar.
Ne kadar yol aldım, diye bakıyorum bazen. Bilemiyorum. Akıllanmak da istemediğimi fark ediyorum çok.
Hiç akla gelmeyecek şeyler insanın başına geliyor. Başa gelen çekiliyor. Böyle böyle bi yıl geçiyor.

Şimdi önümüz yaz... Güneye ineriz belki, alacak nefeslerimiz var daha çok. Affedeceklerimiz var, affetmeyeceklerimiz var. Hatırlayıp güleceklerimiz var, henüz yaşamadığımız güleceklerimiz var. Değerini sonradan anlayacaklarımız var. Daha çok var...

27 Mayıs 2011

Tasarım Alaturka


Bugün Akaretler'de Tasarım Alaturka adlı sergiye gittim ve uzun bi zamandır böyle eğlenceli tasarımlar görmemiştim.
Sergi Autoban'ın hemen yanındaki küçük odacıklarda. Acaba yetişemeyecek miyiz diye korktuk da neyse ki akşam sekize kadar açıkmış, bu modern sanat'ın kolay erişilebilirliğini seviyorum ben ya (:
Serginin olayı Alaturka motifleri mümkün olduğunca tasarımın içine yedirmek, ki bu zamana kadar tasarım hep Batı ve özellikle de Avrupa'yla ilişkilendirildiği için de özgün bi proje. Zaten Kader Kısmet adlı bi sosyal sorumluluk projeleri de var ve Orhan Gencebay t-shirt'lerinin gelirleri Sulukuleli kadınlara yardım için kullanılıyor.
Tasarımlar birbirinden güzeldi de en çok Türkçe pop şarkısı yazdırtan zarlar hoşuma gitti. Tasarımın adı Salla Gitsin ve bikaç zar var, zarların altı yüzünde klasik bir Türkçe pop şarkısında geçen klişe kalıplar var: Yar, gittin gideli, yüreğim, seni özlüyor, deli yar, ahh, buz kesti gibi ve gerçekten de her sallayışımda bi nakarat çıktı, oldukça komikti. Böyle yazılmış bi şarkıyı dinleyebileceğiniz kulaklık da yerleştirmişler, ki dinlerken kıkır kıkır gülüp milletin garip bakışlarını çektim üstüme.
Parmak şeklinde kulak çubuklarını gördüğümde ise iğreneyim mi güleyim mi bilemedim.
Starbucks bardağı şeklinde ince belli çay bardağını (Starbucks logosu yerine Tavşan kanı logolu hem de!) almak istedim; ancak onlar satılık değildi. Plastik olduğu için sağlık bakanlığından izin alamadık insanlar gerçketen kullanmaya kalkmasınlar diye bi açıklama yaptı görevli, utandım kendimden. Elde yıkamak gerek herhalde diye hesaplar yapmıştım çünkü...
Bozulan televizyona, sinir bozan eşe dosta fırlatmak için Bunerang Terlik var, fırlatınca geri dönüyor.

Emrah şeklinde Stencil var, serginin en popüler parçası.

30 Mayıs'a kadar gidin bi gezin görün, eğlenin derim ben. Giriş ücreti de yok, ohh miss... (:

14 Mayıs 2011

Italiano

İtalyan olan hiçbi şeye objektif yaklaşamıyorum - ki bu beni endişelendirmiyor değil. Ama bayrağının renklerini mozarella - domates - fesleğen üçlüsüne dayandıran bi toplum sevilesi değil de nedir... Adamlar tam keyif adamı, nası bi İtalyan - Akdeniz aşkıyla yanıp tutuşuyorum, anlatamam. Mutfağı, (ve burda margherita pizza'sından lazanyasına, Roma dondurmasından tiramisüsüne, rissotto'sundan gnocchi'sine, spaghetti bolognese'inden ravioli'sine kışkırtıcı lezzetlerden bahsediyoruz!), espresso/kahve geleneği, Akdeniz karakteri, mimarisi (Pisa'dan Colesium'a, Sforzesco Şatosu'ndan Trevi Çeşmesi'ne, Davud Heykeli'nden Caserta Sarayı'na yapımı gerçekten deha gerektiren inşalar!), tasarımda dünyanın belki de en önde gelen ülkelerinden olması, modada başı çekmesi (bknz: Dolce & Gabbana, Giorgio Armani, Fendi, Prada, Gucci, Salvatore Ferragamo...), ne bliym Nutella'sı, sokaklarında dolaşan Vespalı takım elbiseli iş adamları deli ediyo beni. Hani yakında Berlusconi'ye bile sempatiyle yaklaşıp, ama adam keyif adamı bee, işini biliyo, ooh vur patlasın çal oynasın Berlusconi! diyebilirim, o derece. Bavulumu topliyim Lecce'ye uçup orda yaşamak istiyorum. Bi ara bütün bu "çılgın proje" dalgası çıkmadan önce kendi çapımda çılgın projeler yapıp üniversiteyi Scuola Politecnica di Design / Milano Tasarım Okulu'nda okumayı bile düşündüm. İtalyan Üniversitesi açılıyomuş İstanbul'a, hani içten içe mezuniyetime yetişsin diye dua etmişliğim vardır.
Ferzan Özpetek ve Caffe Néro takıntılarımda bu İtalyan aşkımın büyük rol oynadığını düşünüyorum.
Akaretler'de Cafe d'Alfredo diye bi İtalyan restoranı var, gidip görülesi, lazanyası, margherita pizza'sı mutlaka tadılası. Ortamı gayet hoş, yemeği sunuşları, karizmatik & hafiften Issız Adam'ı andıran şefi, servisi, lezzeti tam kıvamında. Fiyatları biraz tuzlu; ama Akaretler deyip geçmek lazım, zaten fiyatının karşılığını kat be kat keyifle geri ödüyorsa bence kesinlikle hak ediyordur.






29 Nisan 2011

Nükleer santralden zararlı Greenpeace'çi: Nükleer Kafa


Tüm suç benim, tüm hata bende. Mea culpa yani... Sen ne diye gidersin de mektebin önünde durur beklersin, tam kurbanlık koyun ya!
Geldi bi çevredostu Greenpeace'çi "aa ama anketör değilim"ci anketörün teki, parlak gülüşü ve muhtemelen tamamen organik, rüzgar santrallerinden veya güneş panelinden elde ettiği enerjisiyle MERHABAAAA! şeklinde. Hayda.... Genelde göz temasından kesinlikle kaçınma, yanlışlıkla temas kurulması halinde kulağa iPod takma, çok acelem var! havasında hızlı ve emin adımlarla yürüyüp geçme, takmama, en olmadı "Bof.. Mais je comprends pas turc chérieeee?!" şeklinde roleplay gibi ustaca taktiklerle geçiştirebiliyodum bu tür tacizleri. Ama o an elimde Uykusuz (yani "mais je comprends pas turc, tu parles français?" olanağı ortadan kalkıyor), aheste aheste mektep kapısının önünde bekiyordum ("çok acelem var!" adımları ve göz temasından mümkün olduğunca kaçınma gibi taktikler de işte bu noktada sönüyor)
Hayır kerata bi de temiz yüzlü, bi de güzel, tersleyemiyosun. "Nükleer hakkında ne düşünüyosunuz?" dedi yine o güneş panelinden veya hidroelektrik santralden elde ettiği beleş, taze enerjiyle. Hayda... "Ben karşı değilim" dedim. Hay demez olaydım. Sevgili Nükleer'in yüzünde Shrek'teki çizmeli kedinin masum ifadesi belirdi, o hidroelektrik santralden gelen enerji bi anda gitti ve incelen bi sesle "Ama nedden?" diye sordu (Bu nedden çok önemli; zira vurgu acındırmak için d harfinde). Herkesin var kardeşim, etrafımız nükleer, kaldır hidroelektriği, suyu muyu rüzgar çanakkale alaçatı boşver bunları bebişim bizim de olsun bi nükleerimiz. Tabi böyle bebişim'li konuşmadım (Sosyal kural no 42: Karşındaki ne kadar hoş olursa olsun ilk gün bebişim moduna geçme). Kibarca böyle böyle arkadaşım, why not nükleer?! dedim.
Bi ara Greenpeace'i biliyo musun? diye de sordu Nükleer. Tabi ki??! dedim gözlerimi abartılı bi şeklide devirerek.
Greenpeace: Her yerde yeşil gücü adına eylemler yapan, taksim meydana gidene kadar köe kapmaca oynadığınız ve enerjilerini fotosentezle sağlayan, çocuklarınızın bu gidişle üç gözlü/yarım kulaklı ya da kulaksız/tek kollu falan doğacağı kehanetlerinde bulunan aktivistlere sahip çevreci örgüt.

Sevgili Nükleer başladı Japonya'dan, düz gitti Çernobil'in Karadeniz kazazedelerinden, en son çocukların üç gözlü doğsun ister misin? ' den çıktı. Bayağı da uzun konuştu; ama takip edemedim. O sırada Nükleer Kafa'nın o nur yüzündeki çilleri sayıyodum, iri gözlerini inceliyodum, kirpikleri kıvrıkmış çok güzel! bile dedim bi ara, öyle yani. En son kredi kartım yok! dedim ve böylece çevreci maceram sona erdi. Seninki kaç cm? diye soramadım Nükleer Kafa'ya içimde kaldı, yanarım yanarım ona yanarım...