18 yaşına girince napicam?
Klişe ergen düşüncesidir bu. Kendi adıma, hiçbi şey değişmiycek, kağıt üstünde reşit olacağım, ha bi de "Ya kimlik sorarlarsa??!" korkuları olmadan istediğim yere girip çıkacağım. Hatta 18. yaşımı bu nedenle Public gibi bi yerde kutlamayı düşünüyorum; ancak konumuz bu değil.
18'ine girer girmez çoğu akranımın ne yapacağını söyleyeyim size: DÖVMELENMEK!
Dövme, insanın reşit olduğunu veya 18 gösterdiğini (ya da dövmeci bir tanıdığının olduğunu) gösterebilme, uzunca bi süre ilgi odağı olma, bikaç ay boyunca potansiyel güncel konuşma konusu haline gelmenin kolay yollarından biridir.
Eğer kürek kemiklerine melek kanadı, yok efendim ayak/el bileğine minik kalpçikler, omuz arkasına yıldızlar, enseye latince sloganlar yaptırmayı düşünüyosan sevgili okuyucu, yalnız değilsin. Orjinalitenin peşinde koşarken bütün bu fikirlere kapılan senin gibi yüzbinlerce insan var. (Evet, binlerce dansöz var) Yani bunlar gibi "Ayy çok tatlı!"/"Çok şekeeerrrrr!" dövmeleri yaptıracaksan, hala bi şansın var, VAZGEÇ!
Ama gerçekten anlamlı bulduğun, hayatın boyunca seninle olmasını istediğin bir dövme düşünüyosan, insanlara değil kendine gösterip hatırlatmak istediğin bişey varsa aklında, o zaman da DURMA! Sonuçta dövme bir sanat. Sanatı vücutta taşımak, bence gerçekten derin bi felsefesi olan, anlamlı bi hareket.
Ben mesela... Omurilik çukuruma yukarıdan aşağıya inspire yazdırmak istiyorum. İlham hep benimle olsun diye.
28 Eylül 2010
21 Eylül 2010
Evet, herkes bir gün 15 dk.lığına ünlü olacak...
...AMA FORMSPRING'LE DEĞİL ARKADAŞ!
Ben bu Formspring olayına baştan beri karşıydım, şimdi iyice popülerleşip Facebook homepage'imin yarısından fazlasını milletin "I'm having fun with Formspring!" linkleri doldurmaya başlayınca bu konuda dile gelmek istedim.
Tamam hepimiz biraz ben-merkezciyiz, hepimiz özel hayatımızın kurcalanmasından zevk alıyoruz, hepimiz kendimizden bahsetmeyi seviyoruz; ama bunun yolu bu olmamalı, bokunu çıkarmamak gerek arkadaş. Yani Formspring gereksiz bi teşhircilik değil de nedir?! Bi de şu anonim olayı çıktı mertlik bozuldu. Anonimlikten alınan cesareti hayatta hiçbi doping vermiyo ya. Ne o öyle saçmasapan sorular, milletin gizliden gizliye düşünüp kimsenin dile getirmediği, kişinin yüzüne gülünüp de arkasından söylenen tüm laflar bamgüm yazılıyor bu anonimlikle... Nereye kadar...
Ha madem Formspring açıp kaşındın, her türlü en ahlaksızından en absürdüne soruyu cevaplicaksın, yok öyle soru beğenme.
Bi de kendi kendine anonim soru sorup cevaplayan zihniyet var ki amaçlarını hala çözebilmiş değilim. Bu kadar ifşa edilmek istiyosanız konuşun orda burda adam gibi ya, gerek yok bu oyunlara.
İşte öyle... Okul başladı, asabiyetim bundandır.
Ben bu Formspring olayına baştan beri karşıydım, şimdi iyice popülerleşip Facebook homepage'imin yarısından fazlasını milletin "I'm having fun with Formspring!" linkleri doldurmaya başlayınca bu konuda dile gelmek istedim.
Tamam hepimiz biraz ben-merkezciyiz, hepimiz özel hayatımızın kurcalanmasından zevk alıyoruz, hepimiz kendimizden bahsetmeyi seviyoruz; ama bunun yolu bu olmamalı, bokunu çıkarmamak gerek arkadaş. Yani Formspring gereksiz bi teşhircilik değil de nedir?! Bi de şu anonim olayı çıktı mertlik bozuldu. Anonimlikten alınan cesareti hayatta hiçbi doping vermiyo ya. Ne o öyle saçmasapan sorular, milletin gizliden gizliye düşünüp kimsenin dile getirmediği, kişinin yüzüne gülünüp de arkasından söylenen tüm laflar bamgüm yazılıyor bu anonimlikle... Nereye kadar...
Ha madem Formspring açıp kaşındın, her türlü en ahlaksızından en absürdüne soruyu cevaplicaksın, yok öyle soru beğenme.
Bi de kendi kendine anonim soru sorup cevaplayan zihniyet var ki amaçlarını hala çözebilmiş değilim. Bu kadar ifşa edilmek istiyosanız konuşun orda burda adam gibi ya, gerek yok bu oyunlara.
İşte öyle... Okul başladı, asabiyetim bundandır.
16 Eylül 2010
FNO İstanbul
VOGUE Tr'yi çıktığı ilk aydan itibaren takip edip biriktirmeye çalışan sadık bi okuru olarak, Fashion's Night Out İstanbul'a kayıtsız kalamazdım, di mi? (:
Ben Nişantaşı'nı düşünüyorum, siz? 18:00'den 24:00'e tüm dükkanlar açık, kokteyller, indirimler, ünlüler, fırsatlar, tarz insanlar... Tanrım! Heyecan yaptım bak şimdi...
Tamam, bu ve benzeri etkinlikler bizi kapitalizmin tam kucağına düşüren(hatta afedersiniz tabiri caizse oturtan), tüketim çılgınlığını körükleyen etkinlikler vesaire vesaire... I DON'T CARE!
Nerelere uğrayacağımı çoktan planladım: Adidas, Accessorize, Bilstore, Topshop(kesinlikle!), Gap, Vakko, V2K Designers, Beymen, Beymen Blender, Midnight Express, Toywatch(bi Toywatch saat deliler gibi istiyorum; ancak diğer tüm mağazalara girmeyi planladığım için buraya sıra gelince elimde avcumda para kalmayacağından eminim...) Koton(tüm ürünler geceye özel %30 indirimdeymiş! Abiiiiiiiiii!) vaktim kalırsa da D&R ve Teknosa tarzı daha unisex mağazalardan tura devam etmeyi düşünüyorum. Tabi arada bi House Cafe molası verebilirim. Bak şimdi mağaza adı sayarken bile ağzımın suları aktı...
Hadi bakalım! (:
Off, bu "cheesy"liği yapmak istemezdim; ama FNO'nun gazına verin gitsin:
you know you love
xoxo
Ben Nişantaşı'nı düşünüyorum, siz? 18:00'den 24:00'e tüm dükkanlar açık, kokteyller, indirimler, ünlüler, fırsatlar, tarz insanlar... Tanrım! Heyecan yaptım bak şimdi...
Tamam, bu ve benzeri etkinlikler bizi kapitalizmin tam kucağına düşüren(hatta afedersiniz tabiri caizse oturtan), tüketim çılgınlığını körükleyen etkinlikler vesaire vesaire... I DON'T CARE!
Nerelere uğrayacağımı çoktan planladım: Adidas, Accessorize, Bilstore, Topshop(kesinlikle!), Gap, Vakko, V2K Designers, Beymen, Beymen Blender, Midnight Express, Toywatch(bi Toywatch saat deliler gibi istiyorum; ancak diğer tüm mağazalara girmeyi planladığım için buraya sıra gelince elimde avcumda para kalmayacağından eminim...) Koton(tüm ürünler geceye özel %30 indirimdeymiş! Abiiiiiiiiii!) vaktim kalırsa da D&R ve Teknosa tarzı daha unisex mağazalardan tura devam etmeyi düşünüyorum. Tabi arada bi House Cafe molası verebilirim. Bak şimdi mağaza adı sayarken bile ağzımın suları aktı...
Hadi bakalım! (:
Off, bu "cheesy"liği yapmak istemezdim; ama FNO'nun gazına verin gitsin:
you know you love
xoxo
6 Eylül 2010
L-O-V-E
"Çıkmak" ne küçümseyici bi kelime, ne eksik. Birini "çıktığım" şeklinde nitelendirmekse düpedüz hakaret bence. Ya da "çıkıyo musunuz?" Ne biçim bi soru bu? "Evet, çıkıyoruz." Nası bi cevaptır?
Hayır, illa her güzel şeyi etiketlemeyelim, yaftalamayalım, ad koymayalım aramızdakine falan tripleri değil bunlar. Sadece ne bliym.. "Çıkmak" çok yetersiz bi kelime. Yetersizliğinden kaybedip de çirkinleşen bi kelime.
Çıkmak, ortaokulda kalması gereken bi ortaokul kelimesi.
Aranızda bişeyler varsa zaten vardır, özel bişeyler paylaşabiliyosanız paylaşabiliyorsunuzdur ki bu da oldukça hoştur, mutluluk vericidir, gerçekten insanın içinin yağlarını eritir. Bu şeyi "çıkmak" olarak adlandırmak saçmadır, mantık dışıdır.
Yok eğer ilişki; facebook status'ünden millete in a relationship hava atmalara, "romantik" adledilen yerlerde takılıp yemek yiyip sinemaya gidip evlere dağıldıktan sonra mesajlaşmaya, yürüyen merdivende öpüşmeye dayanıyorsa çıkmak budur.
En son birisi "Çıkıyo musunuz?" diye sorduğunda afallamıştım mesela. "Kem küm.. Eee, bilmiyorum." falan gibi tatmin edicilikten en uzak cevabı verip geçiştirmiştim. Hayır, bi yerden bi yere çıktığımız falan yoktu bizim. Gayet stabildik.
Hayır, illa her güzel şeyi etiketlemeyelim, yaftalamayalım, ad koymayalım aramızdakine falan tripleri değil bunlar. Sadece ne bliym.. "Çıkmak" çok yetersiz bi kelime. Yetersizliğinden kaybedip de çirkinleşen bi kelime.
Çıkmak, ortaokulda kalması gereken bi ortaokul kelimesi.
Aranızda bişeyler varsa zaten vardır, özel bişeyler paylaşabiliyosanız paylaşabiliyorsunuzdur ki bu da oldukça hoştur, mutluluk vericidir, gerçekten insanın içinin yağlarını eritir. Bu şeyi "çıkmak" olarak adlandırmak saçmadır, mantık dışıdır.
Yok eğer ilişki; facebook status'ünden millete in a relationship hava atmalara, "romantik" adledilen yerlerde takılıp yemek yiyip sinemaya gidip evlere dağıldıktan sonra mesajlaşmaya, yürüyen merdivende öpüşmeye dayanıyorsa çıkmak budur.
En son birisi "Çıkıyo musunuz?" diye sorduğunda afallamıştım mesela. "Kem küm.. Eee, bilmiyorum." falan gibi tatmin edicilikten en uzak cevabı verip geçiştirmiştim. Hayır, bi yerden bi yere çıktığımız falan yoktu bizim. Gayet stabildik.
30 Ağustos 2010
Kirpinin Zarafeti
Algıda seçici olmamaya çalışıyorum.
Şu aralar Muriel Barbery'nin Kirpinin Zarafeti adlı romanını okuyorum. Çok sevmedim, kasmış resmen. Dilini anlamakta zorlanıyorum, uzun ve klişe tabirle "sanat kaygılı" cümleler falan filan.
Ama şöyle de bir şey var ki: Kitabın ana karakterlerinden biri bir kapıcı bayan. Aslında çok kalifiye ve kültürlü. Rus edebiyatına düşkün, kedisinin adını Tolstoy'a olan hayranlığından dolayı Lev koymuş, gayet iyi insan analizi yapabilen, Hollanda resmini İtalyan resmine tercih edebilecek kadar incelikli zevklere sahip; ancak toplumun işleyişini ve hiyerarşisini aksatmamak adına tamamen aptal rolüne yatan, aklından geçenleri söylemeyen birisi.
Bu sabah annemle marketten dönerken bizim kapıcıya rastladık. Elinde kalın bir kitapla eve dönüyodu. Kitabı apartmandan kimin sipariş ettiğini sorunca, "Yok, kendim için." dedi gayet efendice. Ve eve dönüş yolunda, onun aslında kitap okumayı ne kadar sevdiğini, özellikle Soner Yalçın tipi yazarlara düşkün olduğunu, dizi izlemekten çok da keyif almadığını, bulmaca çözdüğünü falan öğrendim.
Hani bi film izlersiniz, bişey okursunuz bi de aynısını yaşarsınız ya, öyle oldu.
Şunu fark ettim ki, ben de bizim kapıcımızı TV manyağı, kitap okumaktan hiç haz almayan, boş zamanlarında maç falan takip eden biri olarak kurmuştum bugüne kadar. Utandım. Niye böyle önyargılarımız olduğunu çözemedim, bu toplumsal hiyerarşik yaftalama gerçekten absürd. Mahçup oldum adamcağıza karşı. Niye bunca zaman onu öyle yargıladığımı bilmiyorum. Kitap değiştokuşu yapmaya söz vererek ayrıldık.
Böyleydi işte.
Şu aralar Muriel Barbery'nin Kirpinin Zarafeti adlı romanını okuyorum. Çok sevmedim, kasmış resmen. Dilini anlamakta zorlanıyorum, uzun ve klişe tabirle "sanat kaygılı" cümleler falan filan.
Ama şöyle de bir şey var ki: Kitabın ana karakterlerinden biri bir kapıcı bayan. Aslında çok kalifiye ve kültürlü. Rus edebiyatına düşkün, kedisinin adını Tolstoy'a olan hayranlığından dolayı Lev koymuş, gayet iyi insan analizi yapabilen, Hollanda resmini İtalyan resmine tercih edebilecek kadar incelikli zevklere sahip; ancak toplumun işleyişini ve hiyerarşisini aksatmamak adına tamamen aptal rolüne yatan, aklından geçenleri söylemeyen birisi.
Bu sabah annemle marketten dönerken bizim kapıcıya rastladık. Elinde kalın bir kitapla eve dönüyodu. Kitabı apartmandan kimin sipariş ettiğini sorunca, "Yok, kendim için." dedi gayet efendice. Ve eve dönüş yolunda, onun aslında kitap okumayı ne kadar sevdiğini, özellikle Soner Yalçın tipi yazarlara düşkün olduğunu, dizi izlemekten çok da keyif almadığını, bulmaca çözdüğünü falan öğrendim.
Hani bi film izlersiniz, bişey okursunuz bi de aynısını yaşarsınız ya, öyle oldu.
Şunu fark ettim ki, ben de bizim kapıcımızı TV manyağı, kitap okumaktan hiç haz almayan, boş zamanlarında maç falan takip eden biri olarak kurmuştum bugüne kadar. Utandım. Niye böyle önyargılarımız olduğunu çözemedim, bu toplumsal hiyerarşik yaftalama gerçekten absürd. Mahçup oldum adamcağıza karşı. Niye bunca zaman onu öyle yargıladığımı bilmiyorum. Kitap değiştokuşu yapmaya söz vererek ayrıldık.
Böyleydi işte.
Başım göğe ermişti...
... ta ki eve gelip de bacaklarımın çamura battığını fark edene kadar. Zafer sarhoşluğundan anlamamışım yol boyunca. Ama yaptım: Arabanın tepesine çıktım, tepindim, eğlendim, böyle klip çekiyo havalarına falan girdim. Böylelikle de fantazilerimden birini daha gerçekleştirip "Ölmeden Önce" listemden bi maddeyi daha silmiş oldum. Mutluyum. (:
20 Ağustos 2010
Eve Dönüş
Didim'den dün sabah döndüm ve hemen akşam dönüşümü kutlamaya çıktık Nişantaşı Kırıntı'ya. Her şeyi kutlarım ben, bişey olsun mum üfleyelim ne bliym hediye alıp verelim olmadı güzel bi yerde vakit geçirelim... İşim gücüm bu aslında. Doğumgünümü 40 gün 40 gece kutlarım, Didim'e giderken kutlarım, dönüşte kutlarım, bi kere kimyadan 36 aldım diye kutlamıştım sanırım... Ne bliym evdeki kaktüs çiçek açar, hadi kutlayalıııımmm! diye tuttururum... Şimdi de çaktırmadan Ege'nin Bodrum'dan dönüşünü bekliyorum kutlayalım diye.
Didim dönüşü bikaç bi şey biriktirdim:
Didim dönüşü bikaç bi şey biriktirdim:
- Bi kere erkekler dizden aşağıda mayo giymesin kardeşim. İğrenç ya... Hem rahat da değildir, o ne öyle sudan çıkıyosun kuruması bi dert, kuruyana kadar şlop şlop. Hayır gidin slip giyin falan da demiyorum da makul boyutlarda, ne bliym diz hizasında falan adam akıllı bi mayo bulun geçirin ya üstünüze.
- Yazlık siestalarını çok özlicem bak. Esen varendadaki salıncakta uyuklamak gibisi yokmuş.
- Bi de elektro müzikle 300-500 şeklinde ritm tutarak kopan, yolcuları aldıktan sonra "Hazır mısınıııız?!!!" diye neşeyle bağırıp "O zaman LET'S GO!" nidaları atan, böyle kendi kendine DJ takılan bi minibüs şoförü gördüm hayatımda ilk defa. Hala şoku atlatabildiğime emin değilim.
- İncik boncuk bi tek tatilde alınıyo ya. Böyle de bi tespit yaptım.
- Eskiden Sultanahmet'te falan görüp de dalga geçerdim kocaman hasır şapkalı çekik gözlü turistlerle de, işin aslı öyle değilmiş. Baktım iş ciddiye biniyo, ıstakoz kıvamına geliyorum yavaştan, hemen kenarları yaklaşık 20 cm'e varan hasır devasa bi şapka aldım da bu ne rahatlıktır. Mis ya... Yakında mayoma parasol de diktirtçem...
- Sabah sabah serin deniz, bahsettiğim siestalar, kısmen huzurlu yazlık hayatı, bahçeden taze koparılma sebze-meyve... Hepsi iyi güzel de... İstanbul bambaşka be. İstanbul insanın böyle, bağrına demirlediği, fark etmese bile nereye giderse gitsin taşıyıp özlediği yuva. Özledim seni İstanbul...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



