4 Ağustos 2012
27 Haziran 2012
Sergüzeşt-i Eda
Dün akşam Ege'nin diploma töreni vardı. Akşam altı buçuk gibi Üsküdar'da olmamız gerekiyordu, beş buçukta çıksak yeter diye düşündüm.
Plan taksiye atlayıp gitmek.
Tabi direk taksiyle evden okula gidileceği için ben zımbalı bluz - mini şort - parlak lame stiletto kombinasyonunu tercih ettim.
Taksiler bizi almıyor! Yok efendim trafik çokmuş, yok efendim köprü tıkalıymış, I. köprü kapalıymış, birinin geçiş kartı yokmuş blablablabla...
Biz metrobüse kaldık! Ben o kılıkta metrobüse binicem. Hayır bi de ayakkabı yürümek için değil, izlenmek için yaratılmış. O saç telinden ince topuklularla tabi ki yürüyemedim, suyun üstünde yürümeyi denesem daha başarılı olurum. Aldım elime ayakkabıyı, başladım çıplak ayak yolculuğa. Ben cıbıl cıbıl ayaklarla metrobüs durağını, Zincirlikuyu'dan Altunizade'ye metrobüsü, Altunizade'de üç üst geçidi geçtim!
Metrobüs mesela... Elimde ayakkabılar, onları sakliycak yer de yok, çıplak bordo ojeli ayak parmaklarımla öyle bikaç durak.
Önce kıyafetimi süzen bi gülümsüyor, sonra ayaklarımı görünce dumura uğruyor. Birbirine beni gösteren mi dersin, reklam çekimi sanan mı dersin, bütün yol ayaklarımı izleyen amcalar mı dersin ne ararsan var. Biri sorsa SANA NE ARKADAŞIM AYAK BENİM AYAĞIM İSTER AYAKKABI GİYERİM İSTER GİYMEM SANA NOLUYO ALLA ALLLA!!! diye atar yapıcam, kimse de sormuyor.
Yemin ediyorum, insanlar telefonlarıyla "çaktırmadan" fotoğrafımı çekti. Yarın bi gün 9gag'da Meanwhile in Turkey başlıklı, elinde parlak lame ayakkabılar çıplak ayaklarıyla yaya geçitleri geçen bi kız fotoğrafıyla bir post görürseniz o benim.
Aman reklamın iyisi kötüsü olmaz.
Hayır bu akşam mezuniyette napıcam onu merak ediyorum asıl. Hadi bakalım...
Plan taksiye atlayıp gitmek.
Tabi direk taksiyle evden okula gidileceği için ben zımbalı bluz - mini şort - parlak lame stiletto kombinasyonunu tercih ettim.
Taksiler bizi almıyor! Yok efendim trafik çokmuş, yok efendim köprü tıkalıymış, I. köprü kapalıymış, birinin geçiş kartı yokmuş blablablabla...
Biz metrobüse kaldık! Ben o kılıkta metrobüse binicem. Hayır bi de ayakkabı yürümek için değil, izlenmek için yaratılmış. O saç telinden ince topuklularla tabi ki yürüyemedim, suyun üstünde yürümeyi denesem daha başarılı olurum. Aldım elime ayakkabıyı, başladım çıplak ayak yolculuğa. Ben cıbıl cıbıl ayaklarla metrobüs durağını, Zincirlikuyu'dan Altunizade'ye metrobüsü, Altunizade'de üç üst geçidi geçtim!
Metrobüs mesela... Elimde ayakkabılar, onları sakliycak yer de yok, çıplak bordo ojeli ayak parmaklarımla öyle bikaç durak.
Önce kıyafetimi süzen bi gülümsüyor, sonra ayaklarımı görünce dumura uğruyor. Birbirine beni gösteren mi dersin, reklam çekimi sanan mı dersin, bütün yol ayaklarımı izleyen amcalar mı dersin ne ararsan var. Biri sorsa SANA NE ARKADAŞIM AYAK BENİM AYAĞIM İSTER AYAKKABI GİYERİM İSTER GİYMEM SANA NOLUYO ALLA ALLLA!!! diye atar yapıcam, kimse de sormuyor.
Yemin ediyorum, insanlar telefonlarıyla "çaktırmadan" fotoğrafımı çekti. Yarın bi gün 9gag'da Meanwhile in Turkey başlıklı, elinde parlak lame ayakkabılar çıplak ayaklarıyla yaya geçitleri geçen bi kız fotoğrafıyla bir post görürseniz o benim.
Aman reklamın iyisi kötüsü olmaz.
Hayır bu akşam mezuniyette napıcam onu merak ediyorum asıl. Hadi bakalım...
31 Mayıs 2012
BEN Bİ KOŞU MEZUN OLUP GELİYORUM, SİZ İDARE EDİN
12. sınıf demek lise mezuniyeti demek. Hele mayıs ayı demek, mezuniyet paniği demek.
Ben sene başında BU BENİM MEZUNİYET ELBİSEEM diye bi model çizip herkese gösterdiğim için içim rahat buraya kadar geldim laylaylom.
Bu pazar GSÜ Sınavı'ndan çıktım ya, bende bi rahatlamalar, bi hava da ısındı ya hakkaten'ler şort mevsimi geldi'ler... Tabi ondan önce insan bi sürü şeyle meşgul oluyor, mezuniyetmiş elbiseymiş hiç düşünemiyor. Sınavdan çıkar çıkmaz ben ne giyecem telaşı aldı beni. Arkadaşlarıma soruyorum, hiçbiri yardımcı olmuyor:
-Mezuniyet elbisesi bakmaya gidelim mi?
-Ben bi buçuk ay önceden hallettim ki o işi, aldım bile.
-NEEEEE? Tamam panik yok, ben dikitiricem zaten biliyo musun. Öylesine sormuştum...
-Ne, diktiricek misin?! E diktircek olanlar zaten çoktan gitti terziye, ikinci provalarındalar şu an sen naptın?
-Hadi ya...
Böyle böyle konuşmalar dönüyor. Teyzem bi sabah kalkıyor, rüyasında görmüş gibi annemi arıyor, Bu kızın mezuniyet elbisesi nolcak? diyor. Ali geliyor, Melis Cengiz Abazoğlu'na diktiriyomuş diyor, bende vidalar gevşiyor.
Butik butik geziyoruz, Allahım hepsi uzuuun uzuuun benim üç katı boyumda elbiseler. Kısalar da kır düğününden çalınmış da vitrine serilmiş. Hani maşalı maşalı saça, zibilyon kat fondötenli bi surata uyacak elbiseler. Her yanından güller, pullar, simler, tüller... Hayır diyorum, sade olsun düz olsun, nar çiçeği/mercan gibi bi renk olsun.
BU PULLU PULLU ABİDİK GUBİDİK ŞEYLERİ KİM ALIYOR ALLASEN!
Bulabildiğimiz en sade modelleri alıyoruz, kabine giriyorum. Ve bir şok daha: BU ELBİSE ALTTAN MI GİYİLİYO ÜSTTEN Mİİİ?! Allahım, hiçbi elbisenin içine olmuyorum! Alıcağın olsun öss, inceydim lan ben, neler yaptın sen. Ben sınav senesi diye oturmuş oturmuş tıkınmışım. Ben değil, kapatamadığımız fermuarlar söylüyor.
Neyse sonunda butiğin birinde tam istediğim gibi bi model buluyoruz, o da uzun. Onun gibi bi şey diktirtmeye karar verip, eve dönüyoruz. Ben aldığım kilolara lanet ediyorum, annem muhtemelen kız doğurduğuna.
Ben sene başında BU BENİM MEZUNİYET ELBİSEEM diye bi model çizip herkese gösterdiğim için içim rahat buraya kadar geldim laylaylom.
Bu pazar GSÜ Sınavı'ndan çıktım ya, bende bi rahatlamalar, bi hava da ısındı ya hakkaten'ler şort mevsimi geldi'ler... Tabi ondan önce insan bi sürü şeyle meşgul oluyor, mezuniyetmiş elbiseymiş hiç düşünemiyor. Sınavdan çıkar çıkmaz ben ne giyecem telaşı aldı beni. Arkadaşlarıma soruyorum, hiçbiri yardımcı olmuyor:
-Mezuniyet elbisesi bakmaya gidelim mi?
-Ben bi buçuk ay önceden hallettim ki o işi, aldım bile.
-NEEEEE? Tamam panik yok, ben dikitiricem zaten biliyo musun. Öylesine sormuştum...
-Ne, diktiricek misin?! E diktircek olanlar zaten çoktan gitti terziye, ikinci provalarındalar şu an sen naptın?
-Hadi ya...
Böyle böyle konuşmalar dönüyor. Teyzem bi sabah kalkıyor, rüyasında görmüş gibi annemi arıyor, Bu kızın mezuniyet elbisesi nolcak? diyor. Ali geliyor, Melis Cengiz Abazoğlu'na diktiriyomuş diyor, bende vidalar gevşiyor.
Salı akşamı evde östrojen fırtınaları estirdim: "MEZUNİYET ELBİSEM YOK! EN GÜZELİ BENİM OLUCAK! NE ZAMAN BAKICAZ! M. CENGİZ ABAZOĞLU'NA DİKTİRİYOMUŞ! BENİMKİ HEPSİNDEN GÜZEL OLMALI! ÜHÜHÜH BANA NEE!" diye bağıran bir küçük Eda, orda burda mutfakta salonda. Annem de fenalıklar geçirdi, ertesi gün kendimizi Nişantaşı butiklerine attık.
Hayır Cengiz Abazoğlu'nu da sevmem bi de. Triplerime gel.
Butik butik geziyoruz, Allahım hepsi uzuuun uzuuun benim üç katı boyumda elbiseler. Kısalar da kır düğününden çalınmış da vitrine serilmiş. Hani maşalı maşalı saça, zibilyon kat fondötenli bi surata uyacak elbiseler. Her yanından güller, pullar, simler, tüller... Hayır diyorum, sade olsun düz olsun, nar çiçeği/mercan gibi bi renk olsun.
BU PULLU PULLU ABİDİK GUBİDİK ŞEYLERİ KİM ALIYOR ALLASEN!
Bulabildiğimiz en sade modelleri alıyoruz, kabine giriyorum. Ve bir şok daha: BU ELBİSE ALTTAN MI GİYİLİYO ÜSTTEN Mİİİ?! Allahım, hiçbi elbisenin içine olmuyorum! Alıcağın olsun öss, inceydim lan ben, neler yaptın sen. Ben sınav senesi diye oturmuş oturmuş tıkınmışım. Ben değil, kapatamadığımız fermuarlar söylüyor.
Neyse sonunda butiğin birinde tam istediğim gibi bi model buluyoruz, o da uzun. Onun gibi bi şey diktirtmeye karar verip, eve dönüyoruz. Ben aldığım kilolara lanet ediyorum, annem muhtemelen kız doğurduğuna.
30 Mart 2012
Dublaj cümlesiyle "Bitirelim şu işi!"
Büyük güne son iki.
Niyetim "Bu eğitim sistemi bozuk, insanları birey olarak ele almıyor, herkesin yeteneği ve kapasitesi farklı, hayattaki işlevi/fonksiyonu farklı, herkes tek bi sınavlar pıtır pıtır aslında hiç işi olmayacakları dalların eğitimini almak zorunda kalıyo" geyiğine girmek değil.
Aman rahat ayakkabı giyin efendim, yok önceki gece ılık süt için yatın konuşması gibi bi niyetim de yok.
Şu son zamanlarını sonunu bekleyen bekleyen kurbanlık koyunlar gibi YGS'yi bekleyerek geçiren hepimize başarılar, zihin açıklıkları ve en önemlisi de huzur diliyorum; zira son bikaç haftadır en çok duyduğum cümle "Ben bu tempodan sıkıldım artık!" 'Tempo' gibi ekstrem bir kelimeyi bu kadar sık duyacağımı düşünmezdim.
Sakin olmak gerek, bu zamana kadar çalıştık, ya da yeterince çalışmadık. Her soru türünü en az bi kere gördük, ya da konu eksiklerimiz var. Varsa var, ne yapalım?! Sınava giricez ve biticek. Benim en büyük korkum bir nisan şakaları açıkçası.
Bi de sınava pijamayla giricem galiba, net. Yani pijama olduğunu çaktırmayan gizli pijamaları çekmek gibi bi planım var.
Bi de oraya boyunu kilosunu abarta abarta yazan akıllı arkadaşlarım benim, umarım onların çok da kaale alınmadığını anlamışsınızdır. Ben saf saf laps diye gerçek ölçülerimi yazmıştım da, boyunu 2 metreye çıkaranları gördükçe üzüldüydüm saflığıma. Ama karma gelir bulur dostlar, ben o boya eklenen santimlerin, kiloya katılan kiloların sınav yerleri dağıtımında bi ölçüt oluşturduğunu pek görmedim de. İlkokulda giren irice arkadaşım, sen de üzülme. Abaküs var, ne bliym üstünde ekinoksların yazdığı mevsimler tablosu bile bulursun belki.
Bi de bi kısım off sınav geçse de rahatlasakçılar var. Bunun LYS'si Haziran'ı olduğunu da hatıratarak hepimize bol şans diliyorum. Rast gele!
Niyetim "Bu eğitim sistemi bozuk, insanları birey olarak ele almıyor, herkesin yeteneği ve kapasitesi farklı, hayattaki işlevi/fonksiyonu farklı, herkes tek bi sınavlar pıtır pıtır aslında hiç işi olmayacakları dalların eğitimini almak zorunda kalıyo" geyiğine girmek değil.
Aman rahat ayakkabı giyin efendim, yok önceki gece ılık süt için yatın konuşması gibi bi niyetim de yok.
Şu son zamanlarını sonunu bekleyen bekleyen kurbanlık koyunlar gibi YGS'yi bekleyerek geçiren hepimize başarılar, zihin açıklıkları ve en önemlisi de huzur diliyorum; zira son bikaç haftadır en çok duyduğum cümle "Ben bu tempodan sıkıldım artık!" 'Tempo' gibi ekstrem bir kelimeyi bu kadar sık duyacağımı düşünmezdim.
Sakin olmak gerek, bu zamana kadar çalıştık, ya da yeterince çalışmadık. Her soru türünü en az bi kere gördük, ya da konu eksiklerimiz var. Varsa var, ne yapalım?! Sınava giricez ve biticek. Benim en büyük korkum bir nisan şakaları açıkçası.
Bi de sınava pijamayla giricem galiba, net. Yani pijama olduğunu çaktırmayan gizli pijamaları çekmek gibi bi planım var.
Bi de oraya boyunu kilosunu abarta abarta yazan akıllı arkadaşlarım benim, umarım onların çok da kaale alınmadığını anlamışsınızdır. Ben saf saf laps diye gerçek ölçülerimi yazmıştım da, boyunu 2 metreye çıkaranları gördükçe üzüldüydüm saflığıma. Ama karma gelir bulur dostlar, ben o boya eklenen santimlerin, kiloya katılan kiloların sınav yerleri dağıtımında bi ölçüt oluşturduğunu pek görmedim de. İlkokulda giren irice arkadaşım, sen de üzülme. Abaküs var, ne bliym üstünde ekinoksların yazdığı mevsimler tablosu bile bulursun belki.
Bi de bi kısım off sınav geçse de rahatlasakçılar var. Bunun LYS'si Haziran'ı olduğunu da hatıratarak hepimize bol şans diliyorum. Rast gele!
5 Mart 2012
yavru çinekopların intikamı
Karma is a bitch demişler, ne de güzel demişler. Bu karma adlı kaşar kızımız nedense beni pek bi seviyor, hiç bırakmıyor peşimi. Diyorum azıcık başkalarına da bulaş, yook ille de eda ille de eda...
Cumartesi dersane çıkışı iki arkadaşımla kahve içiyoruz. Birisi fena yeşil dostu, laf lafı açıyor ve bi ara konu seninki kaç cm?'e geliyor. Ben de "off, ben istersem yavru balık da yerim, çinekop da yerim çupra da yerim hepsini yerim. Yavruysa yavru napiym be!" diyorum, ama yardırıyorum, tutan yok.
Yarım saat sonra metro çıkışının önündeyiz. Üç kişi bıdı bıdı konuşmaktan bi türlü ayrılamıyoruz. Hayır ayaküstü muhabbet yapma demiyorum, hobi olarak yine et sen sohbetini de gidip Greenpeace görevlilerinin kadrajının ortasına laps diye yerleşme di mi? Hata bizde. Bizde.
Bi tanesi geliyo. Uzun saçlı, fosforlu yeşil yelekli kocaman gülümsemeli bir yeşilci. TANRIM!
Gözlerimi kaçırmaya çalışıyorum, niyetim ben nükleeri destekliyorum, teşekkür ederim! diyip köşeyi dönene kadar son hızla koşarak uzaklaşmak. Ama dediğim gibi, arkadaşlarımdan biri sağlam çevreci. Ben zaten destekçiyiiiimmm! diye atılıyor, gururla. Görevli, ilkokul arkadaşını yıllar sonra görmüş gibi bi sevinçle AAA! Öyle mi ne güzeel! diyor ve gözleri parlayarak bana dönüyor: Siz? Destekçi olmayı düşünmez misiniz?
YAVRU BALIKLARIN İNTİKAMI! Allahım, keşke benimki kaç cm ölçseydim, düştüğüm şu duruma bak.
Yarım saat önceki sana ne be yaaee istediğim kürkü giyerim ohh! hali'mden eser yok tabi, yaa benim kredi kartım yok diyorum, mırın kırın bi şeyler geveliyorum.
Ama Yeşil Adam durur mu, planlamış hepsini. Siz arkadaşınızın kartından üye olun, nasılsa bi şekilde buluşuyosunuzdur ayda bir bi yemek ısmarlarsınız, bi kahve içersiniz diyor. Çakal. Yeşil çakal.
Bu arada çevreci dostlarım benim, canlarım, ciddi ciddi gelecek yıl nası görevli olarak çalışabileceklerini soruyolar.
NEEEEEE? Sadece kendimi yakışıklı Greenpeace'çi elemanlara zincirleyebilceksem görevli olurum. Nükleerciyim ben!
NEEEEEE? Sadece kendimi yakışıklı Greenpeace'çi elemanlara zincirleyebilceksem görevli olurum. Nükleerciyim ben!
Ve ben ne olduğunu anlamadan kendimi elimde bi Greenpeace dergisiyle eve giderken, her ay kamçım olacak bi borçla buluyorum.
Yolda yavru çinekopları düşünüyorum...
3 Şubat 2012
Melancholia
Bu ara en çok gitmek istediğim film Melancholia'ydı. Her türlü haftasonu ekinde yer alması, festival filmi olması, Trier'in olaylı basın açıklamasına kurban gitmesinin ötesinde Charlotte Gainsbourg'un performansını merak ediyordum. Tabi klasik bir Lars von Trier filmi olduğu için çekinerek izledim, malum Trier'in işi gücü midede bi kasılma yaratması, içte bi burukluk, boğazda bi yutkunma bırakması, filmin sonunda hiçbi şeyi mutlu bitirmemesidir. Olaylar bunaltıcı bi şekilde düğümlenir düğümlenir, uzar da gider; ama hiçbi zaman beklenen mutlu son gelmez. Kaşındım da gittim yani. Dancer in the Dark'ı gafil avlanıp da Aaa! Björk oynuyoo! şeklinde izlemiş, ağlamaktan dağılmıştım. Melancholia'ya hazırlıklı gittim.
Film, Justine (Kirsten Dunst) ve Claire (Charlotte Gainsbourg) adlı iki kız kardeşin gözünden Melancholia adlı gezegenin dünyayla çarpışması ve kıyamete gidişi anlatıyor. Olay resmen bu, bu kadar da bunaltıcı.
Oyunculuklar gayet başarılı, her ne kadar Kirsten'ı sevmesem de - nedense bu kız bi mat, ışıltısız ne bliym, Mary-Kate olması umrumda bile değil, sevemedim gitti işte - altıncı hisleri güçlü, psikolojisi bozuk, manik depresif Justine'i hakkıyla oynamış. Gerçi bu kadar manik depresif olması bi süre sonra izleyiciyi çileden çıkartıyor, derdin ne senin??! dedirtiyor. Kirsten'ı küçük çocuk gibi dizlerin üstüne yatırıp poposuna dayak atmak istemedim değil.
Charlotte'a gelince... Bebişim ya, bu kadın karizmatik beyler. Çirkin ama yine de karizmatik olan insan aşkımdan olsa gerek, bu kızı çok seviyorum ben. Gerçi Jane Birkin ve Serge Gainsbourg'un kızısın, bi zahmet karizma ve tarz aksın orandan burandan, öbür türlüsü ayıp. Anglo-Frank'ım benim, zarif kız. Aferin sana. Zaten herhangi kötü bi eleştirim yok Charlotte'a. Acayip fedakar kız kardeş ve aynı zamanda ailenin toplayıcısı anne rolünü abartmadan, gayet net ve düz, güzel de oynamış, bravo. Gerçi bak, kocasına nası kıl oldum anlatamam. Ama adam zengin, 18 golf delikli sahaları olan şatoda yaşıyo, oğlum işiniz ne ya ne yapıyosunuz mafya mısınız, uyuşturucu mu olayınız ne, bi milyon yıl para biriktirsem o kadar zengin olamam. Filmin görselini sırf bu ailenin zenginliği, şaşaası, oturduğu çiftlik evinin güzelliği, atlar, manzara, yani para arkaplanlı her türlü lüks oluşturuyor, ha kötü mü? Hiç de değil.
İlk bölümde manyak Justine'in başarısız evliliğini, ikincideyse Melancholia'nın/kıyametin yaklaşmasını izliyoruz. Trier bundan önceki filmlerinde de kendi pesimist dünya görüşünü ortaya koyuyordu; ancak ilk defa bu kadar açık ve net bir şekilde bunu yansıtmış. Filmin sonunda Justine'in The world is evil cümlesiyle Lars von Trier'in hayat felsefesini duymuş oluyoruz. Hayır, bu adam niye bu kadar kötücül? Vermek istediği mesaj: hayat ve insanlar zaten oldukça kötü, kıyamet de gelse dünya yok da olsa niye üzülelim? We're alone. Trier'in bu hayat görüşünü Danimarkalı olup güneşi 524525436 günde bir görmesine bağlamak istiyorum, yoksa adamın mental durumu fena. Öyle işte.
Ha bi de minik detaylarla (Reklamcı olan Justine'in düğününe sırf ağzından slogan alabilmek için gelen patronu) kapitalizm ve onun hümanist değerlerin önüne geçmesi durumunun eleştirisi, insanın kendi sıkışmışlığının gösterilmeye çalışılması (Justine'in kndi düğününde bile odalara kapanıp ağlaması, istifa edişi gibi) da yok değil.
Kısaca ben beğenmedim, zaten bu kadar karlı çamurlu günde insanın kendini bunaltmasına ne gerek var, gidilesi bir film değil.
Ha yok festival filmi, yok kamera sürekli oynuyor çok sanatsal, yok Trier'in tüm yapıtlarını izlerim ben derseniz zaten seçim sizin.
Film, Justine (Kirsten Dunst) ve Claire (Charlotte Gainsbourg) adlı iki kız kardeşin gözünden Melancholia adlı gezegenin dünyayla çarpışması ve kıyamete gidişi anlatıyor. Olay resmen bu, bu kadar da bunaltıcı.
Oyunculuklar gayet başarılı, her ne kadar Kirsten'ı sevmesem de - nedense bu kız bi mat, ışıltısız ne bliym, Mary-Kate olması umrumda bile değil, sevemedim gitti işte - altıncı hisleri güçlü, psikolojisi bozuk, manik depresif Justine'i hakkıyla oynamış. Gerçi bu kadar manik depresif olması bi süre sonra izleyiciyi çileden çıkartıyor, derdin ne senin??! dedirtiyor. Kirsten'ı küçük çocuk gibi dizlerin üstüne yatırıp poposuna dayak atmak istemedim değil.
Charlotte'a gelince... Bebişim ya, bu kadın karizmatik beyler. Çirkin ama yine de karizmatik olan insan aşkımdan olsa gerek, bu kızı çok seviyorum ben. Gerçi Jane Birkin ve Serge Gainsbourg'un kızısın, bi zahmet karizma ve tarz aksın orandan burandan, öbür türlüsü ayıp. Anglo-Frank'ım benim, zarif kız. Aferin sana. Zaten herhangi kötü bi eleştirim yok Charlotte'a. Acayip fedakar kız kardeş ve aynı zamanda ailenin toplayıcısı anne rolünü abartmadan, gayet net ve düz, güzel de oynamış, bravo. Gerçi bak, kocasına nası kıl oldum anlatamam. Ama adam zengin, 18 golf delikli sahaları olan şatoda yaşıyo, oğlum işiniz ne ya ne yapıyosunuz mafya mısınız, uyuşturucu mu olayınız ne, bi milyon yıl para biriktirsem o kadar zengin olamam. Filmin görselini sırf bu ailenin zenginliği, şaşaası, oturduğu çiftlik evinin güzelliği, atlar, manzara, yani para arkaplanlı her türlü lüks oluşturuyor, ha kötü mü? Hiç de değil.
İlk bölümde manyak Justine'in başarısız evliliğini, ikincideyse Melancholia'nın/kıyametin yaklaşmasını izliyoruz. Trier bundan önceki filmlerinde de kendi pesimist dünya görüşünü ortaya koyuyordu; ancak ilk defa bu kadar açık ve net bir şekilde bunu yansıtmış. Filmin sonunda Justine'in The world is evil cümlesiyle Lars von Trier'in hayat felsefesini duymuş oluyoruz. Hayır, bu adam niye bu kadar kötücül? Vermek istediği mesaj: hayat ve insanlar zaten oldukça kötü, kıyamet de gelse dünya yok da olsa niye üzülelim? We're alone. Trier'in bu hayat görüşünü Danimarkalı olup güneşi 524525436 günde bir görmesine bağlamak istiyorum, yoksa adamın mental durumu fena. Öyle işte.
Ha bi de minik detaylarla (Reklamcı olan Justine'in düğününe sırf ağzından slogan alabilmek için gelen patronu) kapitalizm ve onun hümanist değerlerin önüne geçmesi durumunun eleştirisi, insanın kendi sıkışmışlığının gösterilmeye çalışılması (Justine'in kndi düğününde bile odalara kapanıp ağlaması, istifa edişi gibi) da yok değil.
Kısaca ben beğenmedim, zaten bu kadar karlı çamurlu günde insanın kendini bunaltmasına ne gerek var, gidilesi bir film değil.
Ha yok festival filmi, yok kamera sürekli oynuyor çok sanatsal, yok Trier'in tüm yapıtlarını izlerim ben derseniz zaten seçim sizin.
10 Kasım 2011
Bana böyle şeylerle gelmeyin arkadaşım
ÖLÜYORUM ANNE, ANLASANA!
Salı ve perşembeleri annem tae-bo diye bir derse giriyor, sporunu yapıyor da öyle donuyor eve. E tabi bayram geçti seyran geçti, börekler dolmalar sarmalar derkeeeen kıçımın önünü alamadık. Maşallah büyüdü de büyüdü. Evdeki anneanne çok tehlikeli bi olay, sabahları gözleme, börek ve kek kokusuyla uyanıyorsun bi kere. Sürekli bir hamur açma, dolma sarma modu. Sabah kahvaltılarında "pankekine ev yapımı incir reçeli mi süriym yumurtalı ekmek mi kızartiym", "akşama ne istersin? mantı açiym mi?". Evdeki anneanne böyle de bir şey, yüzüne güler arkadan kıçını büyütür yani. İçimizdeki irlandalı resmen, neyse.
Gitmez olaydım.
Ders öncesi "ilk ders"im ya, herkes bi tavsiye veriyor: Kendi limitlerinde yap, yorulunca dinlen falan. Yahu dedim ne yorulucam anam babam yaşında insanlarsınız bırakın allah aşkına, ben burda gençliğimin baharındayım hala yorulma diyo, bi git... diyorum içimden.
Derse başladık. Tabi hareketleri anlamada güçlük çekiyorum, herkes önceden çalışmış gelmiş resmen. Yumruklar tekmeler havada uçuşuyo. Resmen bir salon dolusu insan şiddet saçıyoruz. Havada bi vahşet kokusu. Bir Jackie Chan edasıyla hu haaaa! tempolarıyla tekme atıyorum oraya buraya.
Sonunda bi su içme molası veriliyor. Tanrım diyorum bütün yediklerim eridi, nefes nefese kalmışım, dilim damağıma yapışmış, yüzüm pembenin daha önce hiç görmediğim bi tonunda. E bitiyo galiba derken şöyle göz ucuyla bi saate bakıyorum: Allah'ım! KABUUUSS! DAHA YEDİ DAKİKA GEÇMİİİİŞŞŞ!
Salona ilk girdiğinde bicepleriyle olsuuuun tricepleriyle olsuuunnn üçgen vücuduyla olsuuunn takdirimi ve hormonlarımı kazanan trainer bi anda tüm ihtişamını kaybediyor.
Bi de ben solağım, her harekete solla başlıyorum haydaaa yan tarafımdakiyle uyumsuz tekmeler atıyorum. Hayır kadının kafasını gözünü yarıcam bana kalıcak.
Arka fonda sürekli Rihanna remixleri çalıyo. Only Girl in the World eşliğinde tae-bo yapıyoruz. Bence çok yanlış bir müzik seçimi, ben olsam böyle bir dersin fonuna I Will Survive falan koyarım ki insanlar hislerine tercüman bulsunlar, di mi? I'm a Survivor falan da olabilir.
Oflaya puflaya, tekme tokat, hoca kafasını çevirdiğinde küçük kaçamaklar bilmemne derken ders bitiyor ve ben yığılıp kalıyorum. Orta yaşlılar, sırrınız ne oğlum? Gece kendinizi bala mı yatırıyorsunuz? Tae-bo üstüne yüzmeye giden mi dersiiin, ooohhh beynim açıldı diyen mi dersiiiinn... Yürü git allah aşkına.
Hele bi kadın vardı ki, tekme atarken nası kendinden geçiyo, yumrukları resmen demir yumruk. Kadından tırstım, onun tersine denk gelmeme lazım. Soyunma odasında falan hep gülümsedim kadına, tricepleri var resmen.
OĞLLUUUUUM MANYAK MISINIIIZ DERDİNİİZ NEEE, NEEEE??! İNSAN HAFTADA İKİ KEZ NİYE YAPAR BUNU? ÖFDÖDFÖSGÖRGS :(
İşte dövüş sanatı kariyerim de böylece sonlanıyor. O tekmeler yumruklar falan güzel de anca Tekken Tag'da yani. Üzgünüm.
Ben yogaya devam edicem, golf oyniycam, at binicem, gerekirse polo oynicam. O tarz, anlatabildim mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












